Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2015

Görmemişin Doğum Günü

Bir Ender klasiği olarak "Selam!"
Özel anlarını anlatmaktan, bunları dillendirmekten geri duran bir insan olarak bugün bir istisna yapacağım.
Çünkü benim için blog bir anlamda da; herkese açık yazılabilecek bir günlük.
Aslında benimkisi daha çok aylık :/

Biraz geç yazılmış bir yazı olacak tabi ama;
Bu sene, en özellerindendi doğum günlerimin.

Doğum günüm tam 00.00 da başladı. (Haliyle)
Çok tatlı mesajlar aldım.
Emre facebooktan kutlayan ilk kişi olmak için özel çaba sarf etti mesela ;)
Ama tabi asıl bahsetmek istediğim canlı kanlı bir kutlama.
Saat tam 12yi görmeden bir telefon geldi.
Arayan ilkokuldan arkadaşım Fatih.
Başka bir ilkokuldan dostumuz Bircan'ın karaya çıktığını söyledi. Tabi Bircan'ın gemici olduğunu da belirteyim ki bir önceki cümlem anlam kazansın.
(Bircan'ın karaya ayak basmasının doğum günüme denk gelmesi tamamen şans bu arada)
Arkadaş grubumuzun bir diğer üyesi de Mesut. O da Erasmus için Almanya'daydı. Yakın zamanda dönmüştü ve henüz görüşmemiştik.
Kısacası Bircan geldi bahanesiyle çağırıldım ve yaklaşık 4 saat goygoy yaptık :D

Bu 4 saatten en çok aklıma kazınanlar;
-Bulgaristan gofretlerinin çok güzel olduğu (Bircan'ın gemide yerim diye stok yaptığı gofretleri bitirdik :/)
-Bir bilgisayar oyunu olarak NBA'yi o kadar da kötü oynamadığım ;)

Fatih'in evi (İnternet kafe :/)


18 Ocak 2015

Kendime Doğum Günü Hediyesi

Selam,
Bu yazının iki özelliği var.
Birincisi yeni yılın ilk yazısı olacak olması,
İkincisi de ilk doğum günü yazım olacak olması.

Bu sene kendime hediye olarak bu yazıyı yazıyorum, kısa bir yazı olacak gönül dostları :D

Capricorn Ruless

















Öncelikle yeni yılın ilk postunu atmadan önce, güzel olmasına rağmen her yerde karşınıza çıkan temamı değiştirecektim.
Fakat doğum günüm hesapta yoktu. :D
Yani bir sonraki yazımı, yeni temamın eşliğinde yazıyor olacağım inşallah. (olmadı)

İkinci olarak yeni yılda yeni bir yazı dizisine başlayıp blogun kişisel olmasının yanı sıra işe yarar bir şeyler yapıyor olmasını da sağlamak istiyorum.
Konuyu belirledim bile, yakında güzel şeyler olacak burada.

Yeni yazı dizisinin haberini verdikten sonra bu yazıların konusunu sürpriz olarak şöyle köşeye koyayım madem..

En son yılbaşını -alışılmışın dışında- sevdiklerimle geçirememiştim.
Şimdi de doğum günüm "en sevdiğim" ile geçmeyecek.
Lakin aklımdayken, yanımda ol'a'masa da olur.

Doğum günlerimde gösterişli kutlamalara, ilgi ve alakaya çokça şahit olmuş biri olarak aslında bunları sevmediğimi de söyleyeyim. (Selam süper ego)
İnsanların sıcak bir kutlamada bulunması yeterince tatlı zaten. Şahsen ben genelde öyle yapıyorum siz de yapın :D

19 Ocak 93 soğuğunda doğmuş ve hep soğuk olmuşum.
Yarışmış ama yenilmemişim.
Konuşmuş ama anlaşılmamışım.

Kendimi hep böyle tanımlarım, yine kendime. Oğlak burcu asilliğinde bir yalnızlığım ve herkese uyguladığım duvarlarımla bir senem daha eksildi dünyadan.
Matematiksel olarak şu kadar zamanım kaldı: Tüm zamanım - (Geçen zaman + 1)

Kısaca biraz az kalmış. Daha çok eylenmeliyim :D

Doğum günleri bir çok kişi için sadece doğum günüdür, kalan çok kişi için de yaşlanmaktır.
Fakat doğum gününün benim için anlamı çok daha farklı.

Her doğum günü bir yaş daha tecrübelenmek,
yüzde bir çizgi daha,
saçta bir beyaz daha.

Ve tabi bugün doğarak Oğlak burçlarına dahil olmuş olmanın haklı gururunu da yaşıyorum.

Bir ara İdeal kız tipi başlıklı bir yazı yazmıştım.
Bulundu demeyi atlamışım..
BULUNDU :D

Son olarak bir türlü kapatamadığım facebookumu da bugün kapatmaya karar verdim.
Elveda facebook geyikleri :/

Bu arada küçük Ender ile tanışmış mıydınız?
Ben de tanışmadım.
When I was young :/



31 Aralık 2014

2014'ün En İyi Yorumları

2014ün son yazısından 2014ün son selamını gönderiyorum!
31 Aralık sürprizim; 2014ün benim için en neşeli, en anlamlı yorumlarını listelemekti. 
Bir de işte gün boyunca blogun tepesinden kar falan yağacak.
Amann bu muydu diyenler ve hala dansöz çıkarmamı bekleyenler var, biliyorum.
Dansözü seneye şaapıcaz ya çok şaapmayın :D

Öncelikle şu şarkıyı açın tabi ki yoksa moda giremezsiniz!


Yılsonu ve dolayısıyla yılbaşı benim için hep anlamlı olmuştur. Daima benim için yeri ayrı olan kişilerle, yani yanında mutluluğu ve huzuru bulduğum kişilerle yılbaşında birlikte olmak ister ve bunu bir şekilde yapardım. Bu sene bunu yapamayacağım. 
Evet, 2014 adına aklımda bunun üzüntüsü kalacak...
Evde tek başıma, film izleyerek girmeye karar verdim yılbaşına.

Bu konunun burukluğu şöyle bir köşede kalsın, neşeli olmam gereken bir gündeyim çünkü.

Yılbaşı kutlamanın dinsel tartışmalarına hiç girmeyeceğim. Çünkü tamamen saçma bulduğum bir muhabbet. Yılbaşının; umutlarıyla yaşayan insanlar için rahatlamak, sevdiklerine vakit ayırmak ve bir günlüğüne olsun günlük dertlerinden uzaklaşmak için bir bahane olduğunu düşünüyorum. Benim için yılbaşı bu demek. Siz de bence çok kasmayın. Eğlence anlayışınız her ne olursa olsun, dozunda eğlenebildiğiniz sürece yılbaşları güzeldir.

ÜSTELİK BU SENE KAR DA YAĞIYOR !

Gelelim yorumlara. Aslında -laf olsun diye söylemiyorum- bloguma gelen her yorum beni mutlu etti. Çünkü takip edildiğimin farkına varıyorum ve bu hoşuma gidiyor. Bu yüzden beğendiğim yorumları sıralarken diğer yorumların değersiz olduğunu düşünmenizi istemem. Her yorum ayrı ayrı çok anlamlı!

Diyorum ve başlıyorum...

En sevdiğim kitabın en sevdiğim cümlesidir; Big brother is watching you!
Büşra bu yorumu yaptığı günden beri ne zaman bu ve buna benzer bir şey söylese gülüyorum. Üstelik üstteki yorumda olduğu gibi ciddi bir tavırla söylediğinde haykırıyorum.
Bu yorumun beni neşelendirmesi dışında Büşra'nın benim espri anlayışımı bilerek yorum yapmış olması ayrı bir mutluluk tabi...

Ya bu yoruma neden bu kadar gülüyorum bilmiyorum ama Gülçin beklenmeyen bir performansla çok güzel bir yorum yaptı, öncelikle bir tebessüm oluşturduğu için teşekkür ederim. Ardından bloggerların baş düşmanı, nam-ı diğer troll Anıl kahkaha atmama sebep olmuştu.

Sadece blogspot üzerinden tanıdığım mor rimel'in bu anlamlı yorumu da en iyiler arasında yerini aldı. Kendi dinimi yaratacak olsaydım farz olacak tek şeyin gülmek olduğunu yazmıştım. Aklımı okumuş olacak ki böyle güzel bir yorumla blogumu süsledi.

Blogspottan maaş aldığını düşündüğüm troll Anıl yine iş başında. Yazdığı yorumdan ziyade aşağıdaki iş birliği gerçekten çok komikti. Hele de son yorumun Anılın kendisi tarafından gelmesi.
Ahahahahahaha

Ve ciddi manada en anlamlı yorum ismini bilmediğim birisinden geldi 2014te.
Okuduğunuzda sizin için de bir şeyler ifade edeceğini düşünüyorum.
Yorumun sahibini seviyor muyum bilmiyorum bile ama yorumu benim için çok değerliydi!

Ve bir seneyi daha doldururken herkese bol teşekkür ediyorum.
2015 size sağlık mutluluk falan filan :D 

2015 yanında mutlu olduğun insanın yanında çok vakit geçirebileceğin, bol anı biriktirebileceğin bir yıl olsun.

Seneye görüşürüz :/

20 Aralık 2014

Yeniden Moda Olmasını İstediğim Şeyler

Bana bundan alın..
Derslerden, projelerden, ödevlerden, sınavlardan işlerden, güçlerden, aktivitelerden ve dertlerden vakit buldukça yazmaya çalıştığım (vakit bulamadı) blogumda sizleri tekrar görmek güzel şey!

Hala 31 Aralık tarihini beklediğinizi biliyorum köfteler...

Eski kafalı biri olarak, eski püskü şeylerin hayranı biri olarak ve eskimeyi bekleyen biri olarak bu gece, yeniden moda olmasını istediğim, geçmişin güzel yanlarından bahsedeceğim.

(Moda dedim ama giyim kuşam değil sadece. Okuyunca anlayacaksınız zaten de beklentinin ne yönde olması gerektiğini baştan belirleyelim istedim.)

Konuya girmeden önce söylemeliyim ki yakın zamana dek eski zamanların çok daha güzel olduğunu düşünürdüm. Hala öyle düşünüyorum tabi ki, yani masum kaldığımız zamanlara hala özlem duyuyorum. Ama bir farkla. Artık bunun psikolojik olduğunu düşünmeye de başladım. İnsan üzüntü duyduğu olayları hatırlamaz ve hatırlamakta istemez. İşte geçmişe duyulan özlem tam da bu noktada başlıyor. Sanki geçmişte hiç kötü günümüz olmamış, saldım çayıra günler geçirmişiz gibi geçmişe ölesiye bağlıyız. Oysa ki sümüklerinizi ilkokul önlüğünüze sildiğiniz günleri dün gibi hatırlıyorum arkadaşlar. Sad but true :(
Ben mi? Ben önlüğümün cebine üçgen yapıp koyduğum kokulu ve kalbim kadar temiz mendilimle siliyordum burnumu...

Ehm.

Moda olmasını istedğim ilk şey, yukarıdaki resimden de (en yukarıdaki, pek yukarıdaki, çok yukarıdaki) anlayacağınız gibi köstekli saat. Çok film izlediğim için ve bu filmlerin çoğu da eski kuşak filmler olduğu için böyle bir hayranlığım oluşmuş olabilir, bilmiyorum. Fakat gerçekten çok karizmatik değil mi? Ağır hareketlerle yeleğinin cebinden çıkarıp kapağını açıp cam çerçevenin altındaki yaldızlarla süslü saate bakıyor ve geri koyuyorsun. Bence bir erkeği erkek yapan unsurlardan biriymiş o zamanlar köstekli saat. Ya aslında ne dicem bu köstekli saat olayını araştırıcam belki bir tane alır ve kullanmaya çalışırım.

Ya sen fötr şapkasın nasıl bu kadar karizmatik olabilirsin?
Madem beyefendi olmanın altın kurallarından bahsediyoruz moda olmasını istediğim bir mevzu da fötr şapka. Ama biraz mafyavari olanlarını kastediyorum. Erkeğin bakışlarını gölgeleyen gizemli unsur olarak fötr şapkalar nasıl moda değil insan gerçekten hayret ediyor. Bu arada hala şapka takmamızı gerektiren bir kanun olduğunu ve şuan suç işlediğinizi belirtmek zorundayım kekolar. Yarın hepinizi ihbar etmek zorunda kalacağım.
-Eğer çay varsa- siyasi muhabbet etmeyi seven biri olduğumu belirterek, şapka kanununu sizinle tartışmak isterdim lakin konumuz o değil.


Elimize yüzlerce kalem geçmiş olmalı.
Ösym nin bir sınavında veya iddia dan yüklü para kaldırırken işaretleme yapmak için kullandığın kalemler gibi mesela...
Kalemlerin insanların hayatında bu kadar önemsiz bir yer işgal etmelerini anlayamıyorum.
Düşünsene.
Sen o kalemle hayatının sınavına girdin.
Sevgiline bir mektup yazdın belki de.
Hal böyle iken insanlar nasıl oldu da kuş tüyü kalemden vazgeçtiler,
an la ya mı yo rum !





Peki ya işlemeli bastonlar? Küçükken elime bir şemsiye yada koltuk değneği geçmesin direk baston muamelesi yapardım. Ya bu arada benim dedemin de iki tane bastonu vardı. Dedemlere gitmenin tek cezbedici yanı olsa gerek. Baston bir kere insanın yürüyüşünü değiştiriyor her şeyden önce. O değil de şu noktadan sonra benim aslında kısa çaplı bir mafya olmam gerektiğine karar verdim. Sıraladığım şeyler onu gösteriyor.. Zaten ülkedeki her evlat gibi bende Sedat Peker'in yeğeniyim ama o sayılmaz.


Bir de eskilerde kadın olmak nasıl bir şeydir sorusunun bana ifade ettiği şeyi yazayım da hep erkekler üzerinden gitmemiş olayım.
Soldaki resim Titanikten tabi ki kültür mantarları.
Bence bu tarz elbiseler de (hatta her tarz elbiseler) moda olmalı.
Bu elbisenin farkı ne?
Kare bir dekoltesi var, işlemeleri var ve eldiveni var.
İşte ben bu tarz elbiselerin moda olmasını şiddetle savunurum arkadaş.
Tabi bu isteğim de çok film izlememle doğru orantılı olabilir, orasını karıştırmayın.


Nasıl bu konuyu atladım bilmiyorum. Siyah-Beyaz resimler moda olsun. Siyah-Beyaz resimlere hastayım ve üşenmesem her fotoğrafımı siyah-beyaz yaparım.

Bunların dışında kılıç kullanmanın moda olmasını ciddi anlamda istediğim de oldu. Aslında buna moda olmak denmez ama yine de sebebini açıklayayım; kılıç kullanmak bir marifet, bir üslubu var ve de güç gerektiriyor. Ateşli silah çıktıktan sonra ise savaşta en gerekli şeylerden biri olan mertlik kavramı kılıç kullanımını da yanına alıp rafa kalktı.


Peki ya seyyar salıncaklar. Geçen gün kenara atılmış bir tane gördüğüme eminim. Ya eğer ilgi delisiyseniz seyyar salıncak alın. Çünkü sizi öyle gören üstünüze çullanır. Ayrıca Fizik kurallarını da alt üst ettiğine bahse girerim. Ortadaki adam F kuvvetiyle bir kol çevirip nasıl sittin adet çocuğu döndürebiliyor aklım almıyor.

Guguklu saat, patik, soba, pokemon, ruhsar, ahşap evler, taso, meybuz, müzik kutusu gibi şeyler de size ev ödevi. Bunları hayal ediniz.

Eğer günah değilse "tespik" tutmakta moda olsun. ("Yere düşen tesbih alınmaz" da yeniden racona dahil olsun)

Aa bu arada nasıl unuttum !
Osmanlıca'nın da moda olmasını istiyorum tabi ki.......... (Hülo.)

10 Aralık 2014

Kendimden-Kendime Öğütler


Hayat kısa, Allah büyük
Selam.

Her günü ayrı ayrı lanetlendiğim Kasım ayını geride bırakmış olmanın erişilmez hazzı ile yazıyorum bugünkü yazımı.

Yan tarafta bulunmakta olan resmi internette görüp beğenip yazıma giriş resmi yapmayı layık gördüm. Resim sayesinde kendinizi test edebilirsiniz. Kısa ve güvenilir bir test. Ben varoluşçu çıktım....

Aralık-Ocak ayları en sevdiğim aylardır bu arada. Çünkü; kış, kar, soğuk, yalnız, ıssız, oğlak, yılbaşı, doğum günüm, sömestır..
Bu arada yılbaşı için blogumda da "ufak" bir sürprizim olacak. 31 Aralık'ta online olun :D

Bloga deli gibi yazmak isteyip, yazmaya değer bir şeyler bulamadığım zamanlardaydım ki
kendime -dolayısıyla size- öğütler yazmaya karar verdim.

Aslında bu konuda bir tweetim vardı. Genelde bloga bir şey yazıyorsam muhtemelen öncesinde twitterda da o konunun ucuna bir yere değinmişimdir zaten. Bu yüzden blogumun özeti niteliğinde, aktif olarak kullandığım tek sosyal mecra olan twitter adresimi de takip etmeniz şiddetle önerilir.

Madem twitter ile başladık. Divit attığım "kendime öğütü" buraya da yazayım;

"Fotoğraf meraklısı ile tatile, telefon meraklısı ile kafeye gitme."

Öğütleri açıklamayacağım aslında ama buna değinmem gerekiyor. Tatil gibi güzel zamanların fotoğraf gibi şeylerle ölümsüzleştirilmesi benim de desteklediğim bir mevzu. Fakat; hayır çirkin çıkmışım, bir de böyle çek, şurada da çekilelim.....

Gelelim öğütlere..

Kimsenin ne söylediğini dinleme
Herkesle plan yapma, kendinle yap
Herkese tahammülün olsun, huzurunu kaçırana olmasın
İçinden geleni içinden geldiği anda yap
Yalnızlığa alış
Önce başkasını düşün
Rahat davran
Gül
Susma
Uzatma..

Umuyorum ki bu kısa maddelerden uzun dersler çıkarabileceğimiz günler de gelecek.
Kısa bir yazı. Uzun bir ara.

Görüşürüz...

29 Kasım 2014

Kendi Dinimi Yaratacak Olsam Farz Olacak Şeyler

(Konuyla alakasız olarak sadece komik olduğu için)


Aslında benim için kesinlikle uzun olmamasına rağmen bazı otoriter kesimlerce (Anıl'dan bahsediyorum..) uzun bulunan bir aradan (15 gün) sonra tekrar merhaba!
Her zaman yaptığım gibi yine gecenin sessizliğinde, sakin kafayla yazıyorum..
Konuya girmeden önce belirtmek istediğim şeyler de var tabi ki.
Öncelikle bu ara (sayfanın sağ tarafında, favoriler kısmına da eklemiş olduğum) bir çok arkadaşım blog açıyor ki buna,
-abartısız- aşırı seviniyorum.
(Hergün bakıyorum olm blogunuza, çok yazın! Çok çok yazın!)
İkinci olarak bir seneyi çoktan devirmiş olan blogumu da bu sayede daha ciddiye alır oldum. Ki bunu ufak tefek değişiklikler yaparak yansıttığımı düşünüyorum :D



Son olarak Pasaport nasıl bedavaya çıkarılır? diyerek önce kendime, sonra Büşra'ya ve son olarak Gizem'e yardımcı olmuştum ve bu yazı blogumun en çok okunan yazısı olmuştu.
Pasaport yazısı ile blogumun, insanların hayatlarında da işe yarıyor olabileceğini gördüm ya Allah be :D
Umarım pasaportunuzu kullandığınız günleri de görürüm :)

Baştan söylüyorum atayız değilim..
Bir süre önce, Enderinmekanı'nın "gerçek anlamda" en güzel köşesini ayırdığım Büşra'nın, bloga yazılacaklar listesi adı altında verdiği 10 maddelik listenin 1 maddesi de bu yazının başlığı idi. (Aslında tam olarak konu "farz olacak 5 şey" di ama ben kendime göre uyarladım tabi ki. :)
Şuan bu konuyu yazıyor olmamın sebebi Büşra'dır yani..

Bu tarz konulardan herhangi bir yerde bahsederken rahatsız olsam da
Kendim hakkında bilinmeyen 10 özellik yazımda da şöyle bir cümle ile bu konuyu aradan çıkardığımı düşünüyordum;
"Eğer kendi dinimi yaratacak olsaydım bu dinin tek farzı gülmek olurdu."

Aslında böyle artistik bir cümle ile zirvede bıraksam iyi olurmuş ama daha sonra -nedense- bir cümleden çok bir yazı yazmak gerekliliği hissettim bu konuda.

Albert Camus'un Yabancı adlı romanını bitirdim az önce. Bu mükemmel kitabın ana karakterinin ateist olmasının (yani yazar tarafından öyle karakterize edilmesinin) sebebi ne olabilirdi?

Konuyu derinleştirmeden, inancımın kusursuzluğuna hayran olduğumu belirtmek isterim. Aslında tam bu noktada bir sürü espri yapmak istiyorum fakat bir önceki cümlemin ciddiyetinin bozulmasını da istemem.
Gerçek manada, yaşadığım veya yaşamaya çalıştığım dinin hiç bir kusuru olduğunu düşünmüyorum..
Düşündüğüm şey ise tam olarak insanlığın Din kadar kusursuz olmadığı.
Biz insanların -çoğumuzun- dini kendi çıkarlarına göre yorumladığını düşünüyorum.
Bunu bana düşündüren en önemli şey ise yaptığı bir iyiliği anlatırken tanrılaşan ve yaptığı bir iyiliği anlatmadığı için yarı tanrılaşan insanlar.
Ego tatminini din gerekliliği sanan insanların olduğu bir dünyada tam olarak şu anda yaşamaktayız.
İnsanlık, tarih boyunca dinin bir yaşam biçimi olduğunu anla(ya)madı.
Gücü ve parayı (ki zaten para=güç) eline aldığında harem kuran bir din algılayış şeklimiz var.

Gel gelelim, kendi dinimi yaratacak olsaydım Müslümanlığı copy-paste yapar fakat insanların zekasıyla biraz alay ederdim.
Yani "gülmenin" farz olduğunu açık açık ve uzaktan görülebilecek şekilde büyükçe bir yere yazardım.
Çünkü insanlar, kesin bir yargı okumadıkça kendi yargılarını oluşturuyorlar.
Ve yine insanlar bir şeyi yorumlamaya başladığında kargaşa başlıyor.
Yada insanlar gerçekten anlamıyor.

Neden özellikle gülmek fiiline takılıyorum derseniz, bir insanın gülerken kötülük yapamayacağına inanıyorum.
Ya bu arada gülmek hakkında yazdıklarım tabi ki çok basit ve detaylandırılmadıkça havada kalacak.
Varsın o da havada kalsın.

Son olarak benim dini ne kadar yaşadığım ise tam bir muamma.
İdrak edip uygulamıyor olmak daha kötü olmalı..

Umarım bu yazımı bir "abi" görür, ben de yolumu bulurum..

Kendisi iyi ama çevresi kötü insanlar, yorumlarınız ve trollükleriniz için teşekkürler.
Her bir yorum ayrı ayrı mutlu ediyor! (Yorum dilendi..)

14 Kasım 2014

Enderin Gündemi

Selam.
Aslında hiç aklımda bugün blog yazmak yoktu ve yazsam da kafamdaki iki konudan birini anlatacaktım ama mutlu anlarımı sıcağı sıcağına yazıya dökmek istediğim için özel bir yazı kaleme (Bir Anıl esprisi olarak kalem değil klavye :D) alıyorum.

Öncelikle daha genel şeylerden bahsedip blogdan payınıza bir şeyler düşmesini sağlamak istiyorum. Ardndan tam olarak kişiselleştirip günlük kıvamına getireceğim..
Turkcell Teknoloji Zirvesi ile başlıyorum. Bu sene yanılmıyorsam 2.si düzenlenen zirve tam anlamıyla bir teknoloji zirvesi oldu benim açımdan. Kusur aranırsa elbet bulunur, ben de buldum fakat etkinliğin güzelliğini bozacak şeyler değillerdi. Zirve 2 gün sürdü, ben sadece ilk gün katıldım. Haliç Kongre Merkezinin etkileyici havasıyla ve konuşmacıların doyurucu bilgileriyle gerçek anlamda teknolojinin nereye yöneldiğini her bireyin analiz edebileceği bir etkinlik geçirdim. Türkiye'de sonunda teknolojinin konuşulabildiği bir şeyler yapılabildiğini görmek sevindirici. "Yapılabildiği" diyorum çünkü bundan önce de çok teknoloji konferansına katıldım. Kâh Çırağan Sarayının tutulduğu, kâh 50 tablet hediye dağıtıldığı fakat bana 3in1 düştüğü, kısacası katılımcı çekmek için her türlü maddi imkanın kullanıldığı etkinliklere katılıp içinin ne kadar boş olduğunu, konuşmacıların, konuşmalarına ölesiye reklam yerleştirdiği konferanslar gördüm. Bu konferansta da elbette reklam vardı fakat dediğim gibi gündemi takip eden bir yazılımcı için bile doyurucu, taze bilgiler içerebiliyordu. Zirvenin BENİ EN MUTLU EDEN KISMI ise "Selfie Çubuğu" elde etmek oldu. Haftalardır aliexpress gibi sitelerde kovaladığım bu çubuğa Gökhan'ın beni ağlatan fedakarlığı sayesinde bedavaya erişmiş oldum :D
Günün sonunda, Tolga Çevik gösterisi ile de adeta ağladım, gülmekten.

Çıbıkla ilk selfie, Çoğh eylendim :D


İkinci olarakta INTERSTELLAR filminden bahsedesim var. Bilen bilir, blogumda da ara ara bahsederim; iyi bir film kültürüm ve hatta küçük bir koleksiyonum var. Az önce izlediğim bu filme ise ön yargı ve kötüleyen yorumlar eşliğinde gitmiştim ki yorumlarla hareket etmemek gerektiğini 38.kez anladım. Film Christopher Nolan hayranlığımı 1.5 den 38 e çıkardı. Bazı filmler vardır artık kült olmuştur ve sarsılmaz yerleri vardır, hem piyasada hem hayranları arasında. Benim de hayranı olduğum, bu filmlerin yerine başkası geçemez dediğim favori filmlerim var. İnterstellar en beğendiğim film oldu mu bunu biraz düşüneceğim ama en iyilerim arasına girip, efsanelerim arasında yerini aldı.
-Gözlerimi kırpmadan izledim!-
Filmin özetinin özeti şu; Her dakikasında zeka kokan, diyaloglarına ve seyirciyi içine çekip sahneleri birebir yaşatmasına hayran olunası bir filmdi. Tabi bir de sahnelerin kusursuzca bağlanmasına ayrı bir cümle ayırmakta fayda var.
Spoiler yemeyin diye çabaladığım için cümlelerim havada kalıyor tabi bu arada :D
Kısacası izledikten sonra bu filmi o noktadan bu noktaya bu noktadan da şu noktaya nasıl bağlayabilir bir insan diyip heyecandan harakiri yapabilirsiniz..

Vee sonunda nazarlara gelen Ayfonumun ekranını yaptırdım. O kadar çok esprisini (lafını, latifesini, çirkinliğini) yaptım ki ciddi anlamda telefon lanetlenmiş olmalı. Ekranı yaptırınca sıfır gibi oldu olmasına ama şimdi de şarj kablosunu kopardım. Zaten şarjım olduğu gün yoktu artık iyice ulaşılmazı oynarım.. Bir de teknoloji zirvesinde Ali sayesinde de bir kılıf kazanmış oldum ki ona da deli sevindim. Kılıf çok güzel la!

Pasaport nasıl bedavaya çıkarılır? diye yazmış ve siz fakirleri sevindirmiştim. Bende o yazıdan sonra yarım kalan pasaport işlerimi hallettim. Bu arada Büşra'ya da aynı yöntemle pasaport aldık ki birinin bu yöntemden yararlanmasını sağlamış olmak çok mutlu etti beni. Neyse sonuç olarak eve geldiğimde, annemin pasaportumu yatağımın ucuna koymuş olduğunu görmemleee... Evet gerçekten hayal gücünüzle sınırlanmıştır bu kısım.

Germany, loading.. (%70)


Tüyap kitap fuarına da gittim bu arada. Fuar bildiğiniz gibi, hiç değişmemiş. Ne bir eksik ne bir fazla..
Yine en güzel stand penguen dergisinin. E tabi bende karikatür hastası biri olarak bu sene de bir şeyler aldım standdan.
Onun dışında Büşra'nın blogunda görüp, okumalıyım dediğim Yabancı ve Cemre snap attığında ilgimi çeken Bulantı adlı kitapları aldım. Osman Pamukoğlu reyizi canlı görme şerefine eriştim. Fuarda en çok almayı istediğim kitabı bulamayıp azim ettim ve o kitabı da başka bir yerde buldum o da yarın gelir.
Kitap; Elveda ve bütün o balıklar için teşekkürler. Evet ismi o kadar güzel ki içeriği kötü olsa bile gam yemeyeceğim.

Tüyap Kitap Fuarı stoğum

Osman Pamukoğlu


Ve iyice kişiselleştirerek beni en çok mutlu eden olaya geliyorum.
Blogda da bahsetmiş olduğum, en eski arkadaşlarımdan Kadir'in ablası evleniyor. Bu kısım beni ilgilendirmiyor aslında. Olayın beni ilgilendiren boyutu birlikte büyüdüğüm, birlikte çok eğlendiğim ve hakkımda en çok şeyi bilen sokak arkadaşlarımın/dostlarımın bir araya gelecek olmaları. (Galiba dağıldık derken..)
Kadir erasmus için Almanya'daydı ama düğün nedeniyle İstanbul'a geldi.
Rahmi gemici. 1 yıldır Hindistan, Çin, Brezilya artık ne kadar ülke varsa dolaşıyordu. O da 1 yıl sonra döndü.
Sınavlara çalıştığı için göremediğim Burak'ı göreceğim.
Ve bu ara her hafta görüşüp iddiasına tavla oynuyor olsakta Ali'yi de tekrar göreceğim.
Çocukluğumdan geriye bir Sercan kalıyordu fakat "O" artık aramızda değil..

O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler..


05 Kasım 2014

Arkadaşlarınız

Selam!
Yazıma çokça sevdiğim bir kaç film arasında yer alan Pulp Fiction'dan bir fotoğraf ile başlıyorum.
Konu ile bir alakası yok.
Filme ve bu diyalogun geçtiği sahneye bayıldığım için, yaşatmak istedim sadece.
Günün konusu; ben ve diğerleri.
Aslında aylar önce çok takıldığım bir konuydu bu ve bloga yazmaya karar vermiştim bile.
Etrafımda bulunan insanlar değişiyor ve tahammül edilemez duruma geliyorlardı o günlerde.

Ondan sonra Oğlak burcu yalnızlığıyla duvarlarım ortaya çıkmaya başladı..

Şöyle ki; zaten herkes ile arama bir çizgi koyarım ama çizginin yakınlığı kişiye göre değişiyordu tabi ki.

Bu yazıyı yazmaya karar verdiğim günlerde de bu çizgilerin bazılarının çok yakında olduğuna karar verdim.

Ben mükemmel olduğunu düşünen yada benzer bir tabirle egoist birisi değilim.  Ama dostluk diye bir şey varsa bu kavramın bazı fedakarlıkları hak ettiğinin farkında olan biriyim.

Senelerce birlikte vakit harcadığınız insanları bir kere durup düşünün.

Ertesi gün okul/iş var diyip erkenden kaçıyorsa..
Paraya değer veriyorsa..
Arkanızdan -herhangi bir şekilde- konuştuysa..
Sevgilisi ile dostları arasında denge kuramıyorsa..
Sadece kendi zevk aldığı şeyleri yapıyorsa..
Çekin çizgiyi yada bir duvar inşa edin, artık adını her ne koyarsanız.

Yukarıda saydıklarımdan istisna kabul edilebilecek şeyler olabilir ama benim bahsettiğim insanlar bunu hep yapan insanlar.

Dediğim gibi aylar önce yazacaktım bu konuyu. Eğer o günlerde yazsaydım belirli kişileri hedef alıp, çok dolmuş bir halde yazardım ama şuan gayet rahat ve genel yazıyorum.

Samimi olduğunuza inandığınız insan kendi keyfine göre hareket etmiş ve siz bunu uzun bir zaman fark etmemişsiniz.

Çok dışarıda dolaşmanın getirisi olarak; çok insan tanımanın faydası, bu tespitleri yapabilmek oldu.

Ya okulum var diyip bir insan arkadaş ortamından kalkıp gidiyorsa o kişiyle de arkadaş olmayın, ne kaybedeceksiniz?
Bir kaç saat daha az uyusun ya da hiç uyumasın.
Sizin için bu fedakarlığı yapamayan birisiyle arkadaş olmayın yoksa zaten bir gün kaybeden taraf olacaksınız.

Eğer bir insanın okul gibi günlük dertleri varsa -çok sevdiğim bir tabirle- dönün ve diyin ki;













Ne kadar anlatabildim bilmiyorum çünkü çok net yazamıyorum.

Ama dediğim gibi eğer biri sizin dostunuz ise fedakarlık yapabilme algısına sahip olması gerekir.
Sırf dost olduğunuz için keyif almadığı şeylere tahammül edebilir.
Bu tahammül olayı çok farklı yerlere çekilebilir, o yüzden şöyle bir örnek vereyim;
Ben NBA oynamayı hiç sevmeyen ve hala iyi oynayamayan biriyim. Ama geçen gün sabah 5e kadar arkadaşlarım oynarken eğlendiği için bende eğlenmeyi denedim..

Ya da ben çok takıntılıyımdır belki..

Yukarıdaki özelliklere uyuyorsanız sizinle arama çoktan çizgi çektim. Umarım erken fark edersiniz.
Bay.

27 Eylül 2014

Kendim hakkında bilinmeyen 10 özellik

Yağmurlu bir İstanbul'dan Selam
Çocukluğumun en tatlı anılarındandır ve bence güvende olmanın tanımıdır; sıcak yatağımdan cama vuran yağmur damlalarını izlemek.
enderinmekanı'nın Enderi
Hayatta en değer verdiği kavram güven olan ve soğuğu seven biri olarak bugün de Oğlak burcu özelliklerini taşıyor olmanın erişilmez hazzını yaşıyorum :D
Aslında bu aralar blog yazmayı düşünmüyordum fakat yazacak konu bulamadığım günlerde bana "bir" konu bulacağını söyleyip ortalıktan kaybolan Büşra, geçen gün "on" efsane seçenek bulup karşıma çıktı. O gün bu gündür neler yazabileceğimi düşünüp durur oldum. Sonunda da bu bir hastalığa dönüşmeden yazmanın iyi olacağına karar verdim.
Seçeneklerden 8.si ve bu konunun da başlığı olan yazıma giriş yapmadan önce -10 tane çıkar mı bilmiyorum-, her zamanki gibi gelişine yazacağım ve tabi ki ne kadar bilinip bilinmediğini benim bile bilmediğim özellikler olacak bunlar. Umarım daha önceki yazılarımdan tekrarlar yapmam.
(Sizde bir an kim ne yapsın senin özelliklerini diye düşündüyseniz; zaten blogu kendime yazıyorum. Kimse okumasa da ben sıkılana kadar yazmaya devam edeceğim diyerek bu konuyu da kapatıyorum.)

Öncelikle konu ile de alakalı olduğu için ilk sıraya yazıyorum; kendimden bahsetmeyi sevmem. "Ben" ile başlayan cümlelere gıcık olur ve hatta hislerimi saklamaya özen gösteririm. His diyince sevgi, aşk falan gitti kafalar hep tabi. Öyle değil be oğlumm o da var tabi de oraya yoğunlaşmayın :D Bu arada; bu ara herkeste bi sevgili tripleri var :D Özellikle son sınıf olan kadim dostlarıma selam eder bu konunun üzerinde daha fazla durmadan diğer maddeye geçerim..

Hayatım iyi bir dinleyici olmakla geçti ve bunu zevkle yaptım. Hep birileri gelip bana günlük dertlerini anlattı bende o her zaman ki ciddiyetsiz tavrımla dönüp derdini s*eveyim dedim. İnsanların basit dertlerini bir yana koyarsak muhabbeti (muappeti) güzel olan -özellikle yaşı büyük- insanları dinlemeyi çok severim. Tek kelime etmeden sadece onaylayarak, gülerek ve kafa sallayarak saatlerce dinlerim. Tabi senelerce bunu yapmanın getirisi şu oldu; mahallenizin (maalle) küçük esnafları (özellikle berber) ile ülke kurtararak ve sahilde karşılaştığınız sarhoş ve bir o kadar sigara içmekten bıyıkları sararmış bey amcalar ile felsefe yaparak gününüzü gün edebilirsiniz. Çünkü en koyu muappet onlarda var. Ek olarak bir keresinde vücudundaki bıçak yaralarından kemikleri görünen bir tinerciyle de muappet etmişliğim var. (My nirvana) Burada belirtmekte fayda var; normal insanlar günlük telaşlarından insanlığını yitirmiş durumda oldukları için başkalarıyla konuşma isteğine kapılmış olabilirim. Aslında bu özelliğimi bilimadamlarından da onay alarak küçüklüğüme bağlıyorum. Hayır yo tramva geçirmedim tabi ki .s .s Sadece küçükken doktorların buğulu ses tonlarıyla (doğru tanımladığımdan emin değilim) konuşmaları çok hoşuma gider tüylerim tiken tiken olurdu, konuşmaya devam etmelerini dilerdim.

Ev fobim var. Evde duramıyorum. Tabi buradan her gece partilere akıyorum çok sosyalim yea anlamı çıkmasın. Genel olarak güzide semtimiz olan Avcılar'dan dışarı çıkmıyorum. Bu kiminize normal gelebilir fakat ben bunu bazen normal saatlerde yapmıyorum. Okuyan ve çalışan biri olarak akşamları boş vaktim oluyor iki dinleneyim diyorum gece olmuş. Uyumayı çok severim ama kafa dinlemeye de zaman ayırmak benim için çok önemli. Gecenin bir yarısı bisiklet sürmeye çıkarım, kulaklığımı takar yürüyüşe çıkarım ve en çok -sokakta tek gezmek problem olduğu için- çorbacıya giderim. Çorbacı sohbeti de güzeldir bu arada.

Yalnız olmayı çok severim. Tabi yukarıdaki özelliklerimi toplayınca bunu anlamak için iq seviyenizin pozitif bir numaraya karşılık gelmesi yeterli oluyor :D Yalnızlığı ve sessizliği severim dediğim gibi. Kış mevsimini de bu yüzden severim. Eğer mevsim kış ise dışarıda o yaz karmaşası yoktur, insanlar evde bunaldığı için dışarı çıkmazlar sadece gerçekten dışarıda olmak isteyen insanlar dışarıdadır. Yalnız yolculuk yapmayı da severim. Bazen arkadaşıma sen git ya benim bir işim var diyip bir sonraki otobüse bindiğim olmadı değil. Tamam tamam bu biraz mallık biliyorum. Yalnız yapmayı sevmediğim tek şey sanırım yemek yemek. Muhabbet ederek yemek yemeyi çok severim. (Bkz. gece çorbacıya gitmek)

Anı biriktiririm. Bolca. Küçüklüğümde kokulu post-it ler vardı. Arkadaşlarımdan o post-it lerden toplayıp üstüne isimlerini yazmıştım. Onlar durur mesela. (Sanki bunu daha önce yazmıştım ya) O günden beri de bana bir şeyler hatırlatan her türlü abuk şeyi saklıyorum. Bazıları kimsenin aklına gelmeyecek şeyler. Hatta bazen bakasım gelir de herhangi bir anıyı yerinde bulamazsam net bir cinnet vakası. En son magnet koleksiyonuna başlayarak abuk şeyler biriktirmek yerine bu olaya bir ciddiyet kazandırdım tabi. Bir arkadaşımın da içki şişesi koleksiyonu var ki çok deli kıskanıyorum umarım nazar deymez :D
Yazacak daha çok şey var aslında ama aklımdaki diğer şeyleri yazarsam kendimi övüyor gibi görünürüm diyerek bir özelliğimi daha belirtmiş oldum. Çok takıntılı biriyim. Zaten takıntılarımı yazdığım bir yazı da var. Bir söyler bin düşünür lafının karşılığıyım arkadaş. Şuraya yazarken bile düşündüğüm detayları hayal edebilecek biri tanımıyorum. Detaycıyım.
Tabi bunlar bir yana bir de buraya yazamayacağım şeyler de yok değil :D

Gel gelelim son olarak imla kurallarını da kafaya takıyorum. Düşünürken detaycı olduğum gibi okur ve yazarken de detaycıyım. Hayır TDK dan gelmedim ve evet ben de çok yanlış yazıyorum ama yanlışlığı fark etmediğim sürece sorun olmuyor haliyle. Bu psikopatlığı bir kaç örnekle açıklayayım;
Özel isimlerin (özellikle adımın) baş harfini küçük yazdığında düzelttirene kadar çirkinleştiğim kişiler oldu :D
Bir de özel anlamı olan kelimeleri yanlış yazanlar var; örnek olarak "canım" kelimesini veriyorum. Bu kelimeyi "cnm" diye yazanlar da çok itici geliyor. Yazmak için mi yazıyorsun yoksa içinden geldiği için mi yazıyorsun?
İşte bu yüzden sevgilim yok :D
Eski yazılarıma (çok daha eskiden facebook yorumlarıma) ara ara tekrar bakar yanlış yazılan bir şey veya bir anlam bozukluğu görürsem düzeltirim.
Kitap okurken yazım yanlışı yapılmasına kıl olurum bir kere tahammül edemeyip şikayetimi dile getiren bir mail yazmıştım.
Son olarak bilerek yanlış yazılan şeylere takılmıyorum tabi ki. Bende zaten çok fazla yaparım. Muhabbet yerine muappet yazmak sempatik geliyor mesela.

Sanırım 7 oldu ama yazı çok uzun oldu. Buraya kadar okumak için can çekişen arkadaşlara teşekkür ederim ve madem o kadar okudunuz sizde benim kendi hakkımda bilmediğimi düşündüğünüz özelliklerimi bana bir şekilde söylerseniz sevinirim.

He bu arada bir şey daha yazacakken şu aklıma geldi; "bu arada" ve "ayrıca" gibi, yazının akışını bozmadan cümleleri bağlamamı sağlayan bağlaçlara, kelime gruplarına, sözcüklere hayranım.
Son olarak yazacağım şey de şuydu; Eğer kendi dinimi yaratacak olsaydım bu dinin tek farzı gülmek olurdu.

Başbaşş..

16 Eylül 2014

Üşenmedim yazdım

Gülümsemek sizi sunar..
Kaybedenler kulübünün kesilen sahnelerinde duyduğum bu cümle çok hoşuma gitmiş olacak ki yazımın giriş cümlesi olmaya hak kazandı.
Bugün, yine ve daima bahsettiğim dertlerimden bir kaçını daha yazmaya karar verdim çünkü biriktirip biriktirip buraya yazınca rahatlıyorum.

Aslında okul başlamadan yazacağım diye kendime söz vermiştim amma velakin bir gün gecikmeli yazıyorum, iyi ki öyle yapıyorum çünkü okul ile ilgili de bir şeyler karalama gereği duydum böylece.
Bugün okulun ilk günüydü sevgili günlük (16.kez aynı sahneyi yaşadığımı dikkate almayınız) ve buluştuğumuzda bayılana kadar saçmaladığımız arkadaşlarımla bir araya gelme fırsatı buldum. Zaten herhalde onlar da olmasa okula gitmem :D Çünkü okuduğum okuldan adın çıkarınca geriye kalan boşluğu anlatsam beni okula almazlar :/
Yine de; son senem ve özleyeceğime eminim..
Neyse okuldan da yeterince bahsettim fazlası zarar :D

Her zamanki kendime has dikkatsiz tavırlarım sayesinde cüzdanımı kaybetmiş olduğumu belirtmek isterim. Zamanında anahtar, paso, kimlik gibi bilimum kayıplarım olmuşsa da bu sefer kombo yaparak komple cüzdanı kaybettim. Maddi bakımdan büyük bir vurgun oldu çünkü kimlik, paso, okul kartları, kredi kartları ve en önemlisi ehliyet gibi kartların hepsine (burada vurgulamakta fayda var "hepsine") kayıp bedeli adı altında bir servet bayıldım. Bu kayıp bedeline hala sinirliyim çok deşesim var bu resmi dolandırıcılığı amma kuulluğumu koruyorum. Maddi konuları konuşmaktan da cidden nefret ederim ama tatilden dönmüş ve yakın gelecek ile ilgili hayalleri olan biri için büyük bir günah işlemiş olmalıyım ki bu olay oldu. Herneyse yine de dikkatsizliğimi seviyorum. Fakat daha önemlisi maneviyata değer veren, hatıra hastası biri olarak cüzdanımda sakladığım arkadaşlarımın fotoğrafları da cüzdanla birlikte gitti. Asıl darbeyi o anda yedim. O arkadaşlardan da özür diliyorum :/
Ayrıca bisikletimin en önemli yerini (anlayanlar için arka dişli) dağıttığım ve orjinal parça ile değiştirmek istediğim için oradan da ayrı bir darbe almış bulundum.

Yalnız bu olumsuzlukları bir yana koyunca;
Oğlak burcunun da mükemmelliğinden olsa gerek bu ara aldığım radikal kararlardan ötürü (bağh hele) gayet keyfim yerinde. Değişik bir huzur patlaması yaşıyorum.
He birde bu arada gittikçe çoğalan etkinlikler var ki yetişemiyoruz efenim. Bir sabah kız kulesi karşımda bir sabah çadırdayım (uu neler yapmışsın öyle) derken okul açılınca yenileri de eklendi.
Bu arada bu seneki Cebit fuarını da kaçırmadım yalnız çok boştu, her sene daha kötüye gidiyorlar.
Tabi bu konulara girmemin asıl sebebi reklam yapmak;
Herkesi Nike'nın 4.kez düzenlediği "Run İstanbul" etkinliğine davet etmek amacım :)
Bunu tamamen kendi isteğimle yapıyorum çünkü koşu gerçekten çok zevkli oluyor.
runistanbul.com dan 20 tl karşılığında (öğrenciler için 20 tl) kayıt olup o paranın 10 katını çıkarıp aynı zamanda eğlenebileceğiniz bir koşuya katılmanızı tavsiye ederim.

Son olarak ciddi bir hızla büyüyen magnet koleksiyonuma Hindistan, Hollanda ve Dikili magnetleriyle EFSANE bir destek sağlayan Gizem'e ve zorla aldırdığım Kıbrıs magnetinden dolayı kendilerine müteşekkir olduğum Eren ve Emre'ye selam eder tekrar tekrar teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Başkasının gezip gördüğü yerlerden bir şeyler getirmesi benim gidip görmemden daha mutlu edici bir olaymış, magnet olayının en büyük artısı da bu oldu. (Yazar burada gezen gören herkese iş atıyor)

Not : Yazıda sadece Oğlak kelimesini kalın yazarak sübliminal mesaj verdim, okuduğunuz için teşkür..

19 Temmuz 2014

Olan Biten

Nerede kalmıştık..
"En son ayda 1-2 post atarım" dediğimi hatırlıyorum. Yine yalan söylemişim.
Aslında yaklaşık 2 hafta önce telefonuma (fakirler ölsün, ayfondan selamlar) bloga yazacaklarımı ana hatlarıyla kaydetmiştim ama bir türlü temize geçme imkanı bulamadım. Şimdi de o konuyu yazmak istemiyorum. Bugün biraz günlük tadında olacak.

Olan biten ve kafamı kurcalayan şeyleri dökeciim bugün. Amma öncelikle;

"Dünya Fenerbahçeliler Gününüz Kutlu Olsun laağğ.."

İlk olarak bir film tavsiyesinde bulunmak istiyorum. Seneler önce Eskişehir'e gittiğimde "The Man From Earth" adında bir film tavsiyesi almıştım ki filmi izlemek bugüne nasip oldu. Eses'e gittiğimde arkadaşıma -blogumda da bahsettiğim- "12 Angry Men" adlı filmi söylemiştim. "Ağğbi ya film sadece bir odada geçiyor ve bir adamın diğerlerini ikna etmeye çalışmasını izliyorsun, hayvan gibi sarıyor" demiştim aldığım cevap "The Man From Earth" filmine bayılacaksın olmuştu. Evet bayıldım. (Başrolün zeki ve hazırcevap olduğu her filme bayıldığım gibi buna da bayıldım. Tabi bu filmin de tek bir odada geçmesi ayrı bir dipnot)

İkinci sırada bir sitemim var. Küçüklüğümden beri yabancı dil öğrenmeye olan ilgim ile doğru orantılı olarak İngilizce derslerim hep iyiydi. Daima kopya veren kişiydim. Üniversitede her dönem seçmeli dersler arasından içinde "İngilizce" geçen dersleri alırdım. (Üniversite demişken koskoca YTÜ daha önce aldığım dersi sistemden sildi!) Gel gelelim yılların birikmişliğini karşı komşumuz olan zenci ağbilere "Faturayı yatırdınız mı?" diye soracak kadar pratiğe dökebildim. İnsan istiyor ki bir yurtdışı göreyim ama Avrupa'da ilerleyebildiğim en uç nokta Tekirdağ olabildi ne yazık ki.

Sıradaki sitemim ise şarkılara. Bu kadar duygu yüklü olmak zorunda mısınız?
Gerçekten de; "Müzik kulaktan alınan bir uyuşturucu!"
Mesela bu ara Princess Chelsea bağımlısıyım. (Hazır konu gelmişken Türk şarkıcıların daima yabancılara bin bastığını düşünmüşümdür. Rammstein hariç :| )
Evet Chelsea diyorduk. Şarkılarında ve onları tamamlayan kliplerinde bolca kullandığı o durgunluk (Sanki biraz sakinleş ve dünyanın dönüşünü izle der gibi) replay tuşunu hunharca kullanma sebebim oldu.
Bunu okuyan bazı arkadaşlara cevap olarak: Hayır, Princess Chelsea'yı yeni duymadım.

Bir de bu ara gerçekten fazla düşünüyorum. Geçen gün yazılımcı olmasaydım ne iş yapmak isterdim diye düşündüm. "Karikatürist" olmak isterdim. Çizimlerine ve hayalgücüne güvenen bir insan başka ne olmak isterdi ki zaten?
-Buradan sonra biraz ciddileşiyorum-
Benim karikatürlerim komik olurdu muhtemelen. Gülmeyi ve güldürmeyi sevdiğimden olsa gerek. Fakat asıl saygı duyulması gereken insanların/karikatüristlerin gerçekleri tüm çıplaklığıyla çizimlerine dökenler olduğunu düşünüyorum. Benim de henüz hakkında az şey bildiğim Naci El Ali'nin Hanzala karikatürü gibi mesela. Çünkü çocuklar ölürken karikatürleriniz komik olmaz. Eğer ülkenizin günahsız çocukları öldürülüyorsa siz cesur olmalı ve bir Hanzala karikatürize etmelisiniz.
Hanzala'nın hikayesini araştırmanızı şiddetle öneriyorum.

Hayatın gerçeklerinden bahsettikten sonra son olarak gerçeklerin içerisinde kurduğumuz düşlere değinip bir ay daha blogu kaderine terk edeyim.
Bence her insan gerçek kişiliğinin yanında içinde kontrol altında tuttuğu ve sadece düşlerinde serbest bıraktığı bir kişiliğe daha sahip. Benimki biraz daha kuul ve sigara içiyor mesela. Belki bir de motoru vardır ;)
Bu tezimi destekleyen bir kliple veda ediyorum..


 Unutmadan şurada düşlerinde yaşayan bir insanın blogunu bulabilir ve kafasını anlamak için zaman harcayabilirsiniz. Bir gün blogumun o hale gelmesinden korkmuyor değilim.. Şaga şaga yok artık.

Son yazıma gelen yorumlar ile baya eğlenmiş kahkahayı basmıştım lakin ki o bir kere olur.
Bir de bir arkadaşıma sosyal medya ikonları hakkında yardım edecektim.
Okuyorsan, hala aklımda..

Tenkz for watching us..

09 Haziran 2014

Big brother is watching you!

Selam.
Yeniden başlıyorum. enderinmekanina hoşgeldiniz.
Kaderine terk edilmiş bloguma tekrar yazmaya karar verdim. Sanırım ayda 1-2 post atarım. (Atmadı)
Başlangıç için yazı biraz ağır olacak..

Big brother (1984 Filminden)


Afilli bir başlık ile giriş yapıyorum. "Büyük birader seni izliyor". George Orwell'in ara ara blogta da bahsettiğim 1984 adlı efsane romanında ortaya çıkan bu söz beni derinden etkilemiştir. Düşüncelerimi yazarken en iyi başlık bu olacaktır diye düşünerek yapıştırdım başlığı :D
(Buradan sonraki iki cümle kitap ile ilgili spoiler içerebilir)
Büyük birader bir sisteme takılan ismi temsil ediyor. İzlemekten kasıt ise sistemin senin her adımını takip etmesi demek.
1940 larda yazılan bu roman ve içerdiği bu cümle az önce telefonumu (ayfon) elime aldığımda aklıma geldi. Gerçekten izleniyor olabilir miyiz? Eski bir zamanda size her sokakta kamera olacak deseydim bana inanır mıydınız? Peki şimdi, şu anda size "evinizde her odada kamera olacak" desem bana inanır mısınız? Yada bunun 10 sene sonra geçerli olmayacağını kim garanti edebilir?
Peki kameraya neden ihtiyaç var? Güvenlik mi? İnsanları saldırgan olmaya zorlayan bir sistem aynı zamanda bizim güvenliğimiz için kameralarla mı donatıyor her yeri?
Aslında asıl sorun bu değil.
Çünkü zaten yöntem değişti.
"Olm CIA bizi izliyoğmuş laağ" tarzı geyiklerden ve ütopik düşüncelerden sıkıldığınızı biliyorum, ben de sıkıldım. Fakat şu bir gerçek ki artık zorla ve gizliden gizliye izlenmiyoruz. Şu anda tam olarak yaptığımız şey kendimizi izletmek. Korkulan izlenmek kelimesi zamanla sevecen hale getirildi.
Sosyal olduğumuzu sandığımız ağlar üzerinden bilerek ve isteyerek kendimizi izletiyoruz. Belki de çok özel olduğunu düşündüğümüz konuşmalarımız şuan hiç tanımadığımız insanların elinde. Kendimize ait en özel fotoğrafımızı ve hatta videomuzu başkalarıyla paylaşırken aynı zaman bunların kayıt altına alındığının farkındayız. (Aklınıza instagram değil de snapchat gelirse daha etkili olacak) Gittiğimiz yerleri herkese duyuruyoruz. Parmak izimizin bile alınmaya başlandığı bir dünyada tam olarak şimdi yaşamaktayız.
"Ne olmuş yeağ" dediğinizi duyar gibiyim. Şu olmuş; artık tepkilerin ölçülebilir. Zayıf ve güçlü olduğun noktalar bilinebilir. Bu da seni bazı zamanlarda bazı şeylere bağımlı yapmak için kullanılabilir. Ben kişisel konuşuyorum ama bireyin bir önemi yok tabi ki, önemli olan çoğunluk. Ve böylece kazanan yine kapitalizm.
Tabi bunları çekirdek çitlerken yazdığımı söylemekte fayda var.
Tenks..

16 Aralık 2013

Takıntılı Bir İnsanın Yazı Dizisi

Ehem..
Henüz olmayan çok sevgili takipçilerim, saygıdeğer Oğlak Burçları ve tabi ki geri kalanlar :(
Selam olsun..

İyice mallığı elime aldığım blog serüvenime hız kesmeden devam ediyorum. İnternet aleminden ban yiyene kadar buralardayım.

Bugün yazıyor olmamın iki sebebi var. Birincisi "bloga ( bu arada bizde bloga bilocan derler :/ ) yazsana azcuk okuyahğ" diye yem atıp oltaya gelmemi sağlayan arkaaaşım, ikincisi de düşünmek istemediğim karışık bir haftanın ardından yazıp kafa dağıtmak istiyor olmak.

Takıntılarımdan bahsedicem* bugün.
Bahsedeceğim demeyi de biz iyi biliriz.

Çünkü takıntılarımı anlatırken çok hoşuma gittiğini fark ettim. Aslında o biraz anlattığım kişiyle alakalı da olabilir bilemedim şimdi. Yalnız takıntılarımı anlatmak hoşuma gidiyor dedim ama takıntılı biri olmak hoşuma gitmiyor. Al sana beyin fırtınası. Ölümüne takıntılı biri olduğumu baştan belirterek yazıma girişiyorum.

-Diş ve ağız ile ilgili ciddi problemlerim var mesela. Ağzım kokuyor mu acep korkusuyla konuşurken küçük küçük nefesler alıyorum, mallık diz boyu. Biriyle konuşurken de onun ağzı kokuyormu korkusuyla nefesimi tutuyorum falan. Ayna bulduğumda direk dişlerime bakarım. Hep yanımda sakız olmalı. Başkasının ağzından su içemem, yemek yiyemem. Başkası dediğim herkesi kapsıyor yalnız. Durum ciddi :(

-Çay yada kahve. Şeker kullanmadığım halde bardağın içine kaşık koyarım. Sıcak içecekleri kaşıksız içemiyorum. Yani tabiki içebiliyorum ama huzursuz oluyorum. Bunu bilen birisi kaşık almayı unuttuğumda bana kaşık getirmişti, o gün gerçekten etkilenmiştim. 

-Dağıldım gittim yine ya. Evet bu seferki hakkaten mallık leveline atlamayı başarmış bir takıntı. Eskiden beyaz çorap takıntım vardı. Abartmıyorum (zaten abartacak bir şey de yok) 30-40 çift çorabım vardı ve hepsi beyazdı. Bir tane bile başka renk yoktu. Sonra bigün kuzenim dalga geçince bi daha beyaz çorap giymedim. Şuanda da 30-40 çift çorabım var. Şimdi sıkı durun.. Hepsi siyah!

-Yazarken anlamıyorsun ama şöyle bi durup bakınca ne yazmışsın be cammış gibi diyebiliyorsun. İşte bunlar hep tecrübe. Ondan ötürü son takıntımı yazayım. Eşyalara çok değer veririm. Herhangi basit bir eşya olabilir bu. Mesela ilkokulda not defterleri çok meşhurdu, herkes birbirine sayfa verirdi falan. Ben onların arkasına aldığım kişilerin adını yazıp saklamıştım. Hala duruyolar. He açıp baktın mı derseniz.. no :( Çok sevdiğim bir oyun vardı, zarlarını ve piyonlarını hala saklarım. O değil de sakladıklarımı yazsam bu yazı bitmez..
Yalnız bu eşya saklama huyum sevgilim olmuş kişiler tarafından verilen eşyalar için geçerli değil. Onları genelde yakarım o.O

Evettt, blog yazarları bilir insan yazınca yoruluyor. Yani bende blog yazarıyım hani baktığın zaman. Blog yani. Burda yetkili bi abiniz gonuşuyor.
Şaka maka etraftan enderinmekani ismini duymak hoşuma gidiyor. Yavaş yavaş markalaşıyorum ahaha :D

Veda kısa ve öz olsun madem.
Okuyan herkese çok teşkur, selametle..

10 Ekim 2013

Siyaset = Gerçekleri Düzenlemek

Uzun bir aradan sonra merhabalar. Araya bir yere Seda Sayan tatlişkoluğuyla "Hoş gel di niz ay ay ay" efekti vermeyi çokça süre düşündükten sonra vazgeçtim. Türkiye henüz buna hazır değil.
Blog bir ayı devirmiş. Ara ara okuyanlar olmuş, beğenenler olmuş. İyi yorumlarınız için teşekkür ederim :)
Hala, ne bloga yazacak konu bulabiliyorum ne de yazacak vakit. Bu yüzden sıkıldığım gecelerde konu aramak yerine doğaçlama yürümeye karar verdim. Ama bugün o günlerden biri değil. Bugün siyasete bulaşasım var. Çünkü çok anlıyorum. (Evet, az önce buradan bir espri geçti!)
Siyasetin bendeki tanımı gerçekleri düzenlemek. Evet ya bu tanım çok iyi çokta güzel oldu harbiden. Eğer tarafsız bir gözle bakabilirseniz ucu siyasete dokunan hiçbir konunun gerçekliğinden tamamen emin olamazsınız aslında.
Aklıma iyi niyet taşıyan kelimeler gelemedi bir türlü. Çünkü hiç iyi ellerde olamadı kendisi efenim.
He bu arada ben apolitik bir insanım. Okurum, anlarım, bağlantı kurarım ama dile getirmem. Çünkü günümüz toplumlarında ilişkiler fikirlere göre kuruluyor. Sahtecilikte dünya birincisiyiz.
Unutmadan bir siyasi partinin bir fikrini beğenmek o siyasi partiyi beğenmek demek değildir. Bu ayrımı yapacak zeğhaya da bi sahip olamadınız be gardaşım.
Ayrıca insanların görüşlere değil görüşlerin insanlara uymaları gerektiğini düşünüyorum. Ama ne yazık ki rant ve bilimum saçma duygular nelere kadir ki bahsi geçen görüşlere tapıyoruz.
Uzun süredir de düşündüğüm şey şu; Her ölümde devletin parmağı vardır. Bu biraz iddialı hatta acımasız bir cümle olabilir ama öyledir. Evet öyledir.
Konu kaydı sanki. Asıl bahsetmek istediğim "gerçekleri düzenlemek" !
Ortada bir gerçek vardır evet ama duyduğun kısım düzenlenmiştir aslında. Yani sen bugün bakkala gittin ama eğer iktidar solcuysa (gerçekleri düzenleyen iktidar mıdır bu da tartışılır tabi) biz seni bugün kapitalist düzene ve tekelciliğe karşı olduğun için küçük esnaftan alışveriş yaptın olarak biliriz. (Yalnız çok iyi örnek verdim ha okurken kopuyorum) Mesela bu çok basit örnektir ama önemlidir. Çünkü en az bir kişi bu davranıştan etkilenecektir ve senin bakkala gitmen gibi gereksiz bir bilgi iktidarın faydası için kullanılmış bir koza dönüşecektir.
Aslında açık konuşmak gerekirse bunu anlatabileceğimi sanmıyorum. Siyasetin hep sakladığı gerçek yüzünü görmek istiyorsanız en iyisi George Orwell yetkili ağbimizden "Hayvan Çiftliği" ve "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" kitaplarını okuyun. Hayata daha farklı bakacağınızın garantisini veriyorum. Hatta yazımın içeriğinde de bu kitapların etkisi vardır belki. Şuan hafızamı yormak istemiyorum :D
Okudum lan, valla bak

Zaten yazı da güzel olmadı. Bir dahaki sefere artık.

Daraldım ha, iyi geceleeğğ..

Not : Bu arada hep parti adı vermeyip A partisi, B partisi demek istemişimdir. Çok havalı oluyor ya. Neyse artık, bir dahakine..


12 Eylül 2013

Merhaba, Ben tatlı anıların

Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar efenim. oo sizde mi buradaydınız, buyurun buyurun enderin mekanında sizlere de yer bulunur elbet. Neşeliyim bugün yahu. Neşeliyim demişken herşeye neden diye soranlar geldi aklıma.

+ Neşeliyim
- Neden
+.. (Sövdü)

Neyse, uzun lafın kısası her yazımda olduğu gibi bu yazımda da girişi sohbete ayırdım.

Bi heves açtığım bloguma hergün birşeyler yazarım hayallerim hayal oldu. Bazı günler bloguma uğrayamıyorum bile.
Lakin bu süre zarfında blogumun takip edildiğini öğrendim. Hatta "oğlum bloguna yazsana ben bakıyorum onlara" diyen bir dostum var imiş bu yazımı o yazmamı istediği için yazıyorum, selam olsun :)

Bu arada Duman'ın yeni albümü çok iyi değilmi ya? Yine Duman eşliğinde dost sofraları kurulacak gibi.

Ehem..
Bugün anılarımızdan bahsedesim var. Bazı şeylerin unutulmaması, eskimemesi gerekiyor bence.
Geçmişi özlüyor çoğumuz. Çünkü ne kadar küçüksen o kadar az sorumluluk yüklüyor hayat omuzlarına, çünkü çocuksun ve kimse seni yargılayamıyor.
O gün etrafında bulunan, seni güldüren insanların hep yanında olacağını sanıyordun. Bu yüzden çok eğleniyordun. Ama artık büyüdün ve etrafındaki insanlar gidecek mi korkusu var içinde. (Gidecekler)
Geçmişi özlüyor çoğumuz. Çünkü insanın aklına ilk olarak mutlu olduğu anlar gelirmiş. Bu yüzden geçmiş deyince aklına en güzel anların geldi. Sanki hiç kötü anımız olmamış gibi yani.

Yeterince moral bozduysam artık toparlayabilirim.

Geçmişe götürmek amacım sizi. Çünkü mutlu olun istiyorum. Rabbim beni yaratırken insanları mutlu et diye yaratmış olabilir. Cevabını bilmiyorum ama birgün sorma fırsatı yakalarsam sorabilirim..

Geçmişi hatırlamanın en kolay yolu fotoğraflar. Ben arada bir fotoğraflara göz atarım mesela. He bu arada en zevklisi şu içinde orhun yazıtları varmışcasına boyutları olan fotoğraf albümlerinden geçmişi izlemek. Sanal dünyada sakladığınız fotoğraflar aynı tadı vermiyor. Tabi benim o tarz albümlerim az o yüzden bilişim çağı for ever.

İkincisi de nesneler. Mesela geçmiş söz konusuysa aklıma ilk sokağımızın top koşturulası arsası geliyor. (Arsa nesnesi..) Sabah çıkıp akşam ezanıyla eve dönen cücüklüğümü özledim ya. Bir keresinde bizim kaleden karşı kaleye bir gol atmıştım of ki ne of. He bi de büyük ağbileri yenince saygınlığım artardı. He bi keresinde de.. (bi bitmedim amk) Oğlum o değil de topu hep ben alırdım lan! Toplara ödediğim paralarla yatırım yapsam şuan o parayı kumarda kaybetmiş üstüne de böbreğimi satmış olurdum. Şaka maka ucuz atlatmışım..

Televizyon mesela. Televizyon izleyen insanları sevmiyorum, sevemiyorum. Televizyona aptal kutusu denmesi kadar doğru bir laf yok. Gavur icadı yea nolcek. Hatta şeytan işi oğlum bu.
Ama televizyon değil miydi pokemon başlarken koltuktan koltuğa zıplatan bizi. Sabah ile akşam ezanı dışında kalan zaman diliminde çizgi filmleri izledik Allah izledik.

Çok fazla nesne dolaşıyor kafamda ama sonuncusu soba olmalı. Soba oğlum ya. Fakirim biliyorum ama soba yani. Bütün aileyi seve seve (burada sansür var)  bir odaya toplardı. Kestaneyi falan geçtim, çekirdek alsam onu bile üstünde ısıtırdım. Güven verirdi oğlum ya. Dışarda yağmur yağarken sen onun yanında yağmurun tadını çıkarırdın.

Ya bu arada yorganın altından yağmuru izlemeyi özledim. Bir tatlı huzur almaya geldim dim dim ..

Çok uzadı ya bu. İçimde bir birikmişlik var, doyamadım yazmaya lakin okulumuzun meşhur ders seçme gecesi birazdan başlar ona odaklanmam gerek.

Erkek yada kız, anılarınızın kahramanlarıyla daha fazla zaman geçirin çünkü onları seviyorsunuz.

Başbaşş..

03 Eylül 2013

İdeal kız tipi

Bloga yazacak zaman ve konu bulamayan çocuğun dramına şahit olmaktasınız.

Çoğunluğun dilinden düşmeyen bir toplum yarasına parmak basasım geldi bu akşam çünkü bir ben eksiktim.

İdeal kız tipi nasıl olmalı?

100 makina öğrencisine sorduk 99u "kız mı, nerde?" dedi. En popüler cevabımız, hıhı doğru tahmin "nefes alsın yeter" oldu ve gözü yükseklerde olanlar "sandalyeye oturduğunda ayakları yere değsin" dedi.

Güldük, eğlendik (en azından ben) falan ama durum gerçekten böyle. Oğlum biraz ağırdan satın lan kendinizi. Sayenizde kızlar Alp Er Tunga bıyık stili ile ortalıkta cirit atıyor. (Bu arada www.alpertungaoldumu.com tam bir moral deposu)

Neyse madem o kadar okudunuz yazayım, ideal kız diye bir şey yoktur gardaşım. Ama ideal erkek vardır o da benim.

İdeal kişiden kişiye değişir ve neredeyse kimse karşı cinsle iletişime geçerken kendi ideallerini dikkate almaz. (iddialı laf) Bu yüzden şu karşınızdakine kendi ideallerinizi anlatmaktan vazgeçin artık.

Not : Sözüm kızıl saçlı, beyaz gömlekli, topuklu ayakkabı giyen kızlardan dışarı. Aa bu benim diyorsan iletişime geç benlen nolur yağ

Amma velakin kişisel ricalarımdır. Kızlar babet giymesin, bıyık bırakmasın. Erkekler kafalarını kesse kâfi.

Son olarak şu dış görünüş merakınızı bir kenara bırakıp her şartta size destek olacak birini bulun ve elinizde tutun derim.

Peki ben bunları niye yazdım?
Bu muhabbetlerden sıkıldığım için yazdım, teşekkürler.

31 Ağustos 2013

Merhaba, Ben yapılacaklar listenim

Bu blog olayı hiç hayal ettiğim gibi olmadı yahu. Eğlenceli şeyler yazarım diyordum ama yok. Havasından mıdır suyundan mıdır istem dışı bi ciddilik oluyo. Yalnız ziyaret edilme sayısı beni tatmin etti. Başlangıç için iyiyim bence :D Neyse bu seferki konudan umutluyum :D

Yasal uyarı! Evde denemeyiniz.

Başlıktan da anlaşılacağı gibi
bunu söylüyorum çünkü henüz blogda IQ testi yok ve "ben anlamadım yeağ" diyenleri bi şekilde saklandıkları yerden çıkarmam lazım :( (Bu arada bu ifadeyi çok yaparım. Bu yaptığım espri miydi şimdi anlamına geliyor..) 

Neyse, başlıktan da anlaşılacağı gibi bu yazı bir yapılacaklar listesi. Benim listem. Peki bundan sizene? Ya düşündüm de hakkaten sizene? "Ehe eh e .." Kendi listemi yaparken aslında bi anlamda bunları yapmak için yaşadığımı düşündüm. Aslında daha çok bu hissi paylaşmak istiyorum.. (Liste hakkında sadece kendim için ve günlük yaşantım üzerine yapacağım şeyler diyelim biz de yanlış anlaşılmasın)

The Unknown Rebel (Benim için adı tanklara karşı koyan adam)
İntiharların çoğunun bütün amaçlarını gerçekleştirmiş kişiler tarafından yapıldığını biliyor muydunuz? Tabi ki bilmiyordunuz çünkü ben uydurdum. Ama amaçlarını gerçekleştiren insanlarda bir tükenmişlik duygusu olduğu gerçek. Bizler, yani hayallerini gerçekleştiremeyenler ise hala çabalıyor.. Hayaller kuruyoruz çünkü mutlu olmanın en basit yolunu keşfetmişiz. Ama hayallerimiz henüz gerçekleşmedi. Çünkü gerçekleştiyse o artık hayal değildir. (Beyin fırtınası v1.0 full indir)
Kısacası geçen gün hayal kurmanın beni mutlu ettiğini sonra da bunları gerçekleştirmek için çabaladığımı fark ettim.
Okumak, çalışmak, yaşamak. Bunları yapıyoruz çünkü amaçlarımıza ulaşmamız lazım.
Peki, ya ulaşamazsak?

Ayırım burada başlıyor.
Amaçlarına ulaşamayanlar için iki yol var. Birincisi vazgeçmek 'ki bu zayıf bir karaktere sahip olmak demek' (bu konuya değinmeyeceğım), ikincisi ise daha küçük ve ulaşılabilir hayaller kurmak. Küçük olan gerçekleştiyse bu sefer daha büyüğü.. Büyük olan gerçekleşmediyse bu sefer daha küçüğü.. Hayat bu kısır döngüden ibaret.

Yani diyorum ki acaba seçtiğimiz amaçlar ömür harcayacak kadar değerli mi?

Yapılacaklar listem
İnterrail
Bunun kaçarı yok. Seneye bloga fotoğraflarımı atarım ;)

Golden Retriever
Gerçekleştirebileceğim en kolay hayalim bu sanırım ama zor olan şu ki bakacak zamanım yok :(

72' Granada
Bu bir araba değil. Bu bir Granada.

Eskişehir ve Ordu
Bu iki şehirde yaşamak istiyorum. En azından bir süre. Biri eğlenmek diğeri huzur dinlemek için.

Almanya
Gurbetçi akraba, Çikolata, Rammstein, Oktoberfest, Bayern Münih, Hitler, Einstein. Nedenini gerçekten bilmiyorum ama bu ülkenin hastasıyım. Türk olmasaydım Alman olmak isterdim sanırım. Evet ne diyorduk. Bu ülkede uzun yıllar harcamalıyım.

Schindler's List, kırmızılı kız


Son olarak eğer amaçlarınızı gözden geçirmenizde yardıma ihtiyacınız var ise Schindler's List filmini tavsiye ederim.

Mallık

Mallıktan bahsedesim var bu gece.
Saçmalamak, sınırların dışına çıkmak, düzene karşı gelmek, mallık yapmak..
Mallık denilen şeyin en önemli kuralı şudur; yapan kişinin yeteneği ve bilinçli yapılması sayesinde absürt kaçmaz. Bu iki şartı sağlayabilen insanlara bayılıyorum. Zaten çoğunluk onlara bayılıyor. Çünkü o insanların beğenilme kaygısı yok. O aşamayı çoktan atlatmışlar. Etrafa neşe saçıyor, insanları sorunlarından bir anlıkta olsa uzaklaştırıyorlar.
Geçen bir yazı aşırı ilgimi çekti. 70 yılda 500 milyona kadar sayabiliyormuşuz falan. Hayatın boyunca ne yaptın? Sayı saydım. Absürt bir örnek oldu ama böyle daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Yani demek istediğim hayat somurtmakla zaman kaybedecek kadar yada kasıntı yaşayacak kadar uzun değil. Kendinizi rahat bırakın, doğal olun.
Babanız sizi sigara almaya gönderip döndüğünüzde sen sigara mı içiyorsun diyip sizi dövmesin. Siz bu espriyi yapan kişi olun. (Evet, tabi ki bunun konuyla alakası yok. Sırf bu espriyi yapabilmek için konuyu buraya bağladım)
Benim mallık dediğim şey aslında sempatik davranmak tabi. Yazıyı buraya kadar okuyup bunu anlayamayanlar varsa sizi hayatımdan banlıyorum :D
Ya ne bileyim bir Kemal Sunal yada bir Charlie Chaplin olmak istemez miydiniz? Veyahut 72 yaşında dil çıkaran Einstein olmak?

Kemal Sunal ve Çocukları
Charlie Chaplin ve Albert Einstein











Bu arada resimler özel albümümden seçildiler. Albümümle de gurur duydum hani :D

Einsteinin ünlü fotoğrafı
Aslında asıl mallık can sıkıntısına birebir olan bu eylemlere insanların verdiği tepkilerdir bence. Ben o tepkilere pek şahit olmadım açıkcası çünkü insanlara, onlarla arama koyduğum sınırı aşma şansı vermiyorum ama başkalarının maruz kaldığı tepkileri ister istemez görüyorsun, duyuyorsun.

Hayır senin gibi olmayanlara karşı bu kin niye?

O değil de o kadar yazdım biri de çıkıp "sen ne diyon amk" demedi.
Sağlıcakla..

30 Ağustos 2013

Bir bayram günü

Düşmanına Sed diktirmiş, üç kıtada hüküm sürmüş bir Ceddin evladı olmak gurur duyulası şey. Yine Türklüğümle övünesim geldi. Yazacak şey çok fakat hiç siyasi göndermeler yapasım yok. Bu yüzden bırakayım da herşey güzel kalsın diye kandırıyorum kendimi. Efendiliğiyle beni kendine hayran bırakan Atam'dan bize miras kalan bayramlardan birini daha an itibariyle tekrar yaşıyoruz. Umarım bu bayramlar bir gün mazide kalmaz.

Belki de şuan Türkçe yazabiliyor olmamı sağlayan 30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun..



29 Ağustos 2013

Sevdim burayı

Neden kendi siteni açmadın da blogspottan blog açtın diyenler var ise cevap veriyorum; fakirim.
Fakir miyim? Hayır, sadece maaşımın tamamını kendime bağışlıyorum.

Unutmadan halka açık alanda küfür eden biri değilim. Edeceklerim için ise affola diyebilirim sadece.

Ayarları kurcalarken "yetişkinlere yönelik içerik" yazısını gördüm. Neden üstün zekağlılara yönelik içerik yazısı yok? Girişte bir IQ testi uygulasam tek haneli ve eksiye düşenler girmese olmaz mıymış?